İLKOKUL ÖĞRETMENİ SABRİ KANDEMİR; “CANAN, ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLIDIR”

Annesi Ordu Mesudiye Yardere Gündoğmuş Köyü’nden, babası Ordu Ulubey ilçesinden olan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun Ordulu ilkokul öğretmeni Sabri Kandemir, okuma yazma öğrettiği Kaftancıoğlu’nu anlatırken mutluluk gözyaşlarını tutamadı. Kaftancıoğlu hakkında açılan davayla ilgili konuşan 79 yaşındaki Kandemir, “Atatürk ilkelerinden başka bir şey düşünmez Canan. Bugünkü yaptıkları da meydanda. Ne yapmış ki suçu ne? Seçim kazanmış. Halka hizmet etmiş. Ben ona kötü bir şey aşılamadım” dedi.

ORMESHA: Canan Kaftancıoğlu’nun ilkokul öğretmeni Sabri Kandemir, şu an Ordu’ya bağlı Yıldızlı Köyü’nde yaşıyor. Kaftancıoğlu’nu televizyonda ilk gördüğünde gözyaşlarını tutamadığını söyleyen emekli öğretmen, “Bu siyasi dönemlerde bir akşam onu televizyonlarda görünce acaba dedim bizim Canan mı? Benim okuttuğum Canan mı dedim. Hanımı çağırdım, dedim ki bu bizim Canan mı? Ben bunu okuttum. Babası öğretmen, annesi ev kadını. İhsan abinin kızı bu dedim. Baktık, İstanbul il başkanı olmuş. O zaman işte bayağı duygulandım.

1978’de Ordu Atatürk İlkokulu’nda göreve başladığını söyleyen Kandemir, sözlerini şöyle sürdürdü; “O zaman Canan Şahin (Kaftancıoğlu) birinci sınıfta bende kayıtlıydı. 1978’den 1983’e kadar 5 yıl onu ben kendi sınıfımda okuttum. Canan, benim sınıfın çalışkan öğrenciydi. Hırslı, istediğini yapacak kapasiteye sahip, söyleneni dakikasında yerine getirmeye çalışan bir öğrenciydi. Sınıfta hemen hemen çalışkanların başında geliyordu”

 

Kaftancıoğlu hakkında seçim sonrası açılan davayla ilgili de konuşan Kandemir, “Bu ülkede insan düşüncesini söyleyebilir. Hür düşünce vardır. Şimdi ben düşüncem sana uymadı diye benim seni mahkemeye mi vermem lazım. Niye vereyim seni mahkemeye? Oturur konuşurum, anlaşırım. Atatürk ilkelerinden başka bir şey düşünmez Canan. Bugünkü yaptıkları da meydanda. Ne yapmış ki suçu ne? Seçim kazanmış. Halka hizmet etmiş. Ben de halka hizmet ediyorum, 30 yıl öğretmenlik yaptım. Düşüncelerinden dolayı onu kabul etmiyorum. Çünkü ben ona kötü bir şey aşılamadım. O, Atatürk çocuğu. Biz zaten Atatürk ilkelerinden saptığımız zaman bu yurt bizim elimizden gider, zapt edemeyiz daha. Bu memleketin içinde her türlü düşünceye sahip insanlar var. Bu düşüncelerin peşinden gittiğimiz zaman birbirimizi boğazlamamız lazım. Senin söylediğini ben kabul etmiyorum, senin söylediğini ben kabul etmiyorum. Böyle bir şey yok hayatta. Allah ne demiş, ben kullarıma akıl verdim. Her şeyi akılla çözecekler diye. Kaba kuvvet bizim insanlığımızın dışında bir davranıştır” ifadelerini kullandı.
Kaynak: Sözcü Gazetesi

Canan Başkanın davası 6 Eylül’e ertelendi

Canan Kaftancıoğlu kendisi hakkında açılan davanın görüldüğü Çağlayan Adliyesinde görülen davanın İstanbul Cumhuriyet Savcısı, esas hakkındaki mütalaasında CHP’li Canan Kaftancıoğlu’nun 4 yıl 10 aydan, 17 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istedi.

Sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları nedeniyle yargılanan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında duruşma savcısı mütalaasını açıkladı.

Savcı, Kaftancıoğlu’nun “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme”, “Silahlı terör örgütü propagandası yapmak”, “Kamu görevlisine hakaret”, “Türkiye cumhuriyeti devleti askeri teşkilatını aşağılamak” suçlarından 4 yıl 10 aydan 17 yıl kadar hapis cezasına çarptırılmasını talep etti.

Canan Kaftancıoğlu kendisi hakkında açılan

davada şu savunmayı yaptı:

“Her birinizin çok değerli olduğunu düşündüğüm zamanını böylesi bir davayla meşgul ediyor olmak şahsım adına üzüntü verici” diyen Kaftancıoğlu, “Ordu’nun bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bana ve benim gibilere dayatılan hayattan kurtulmanın tek yolunun okumak ve mücadele etmek olduğu gerçekliğiyle çok erken yaşta yüzleştim. Çocukluğumdan başladım hak, hukuk, adalet kavgasına. Koşullarım beni buna mecbur kıldığı için. Ve bu mecburiyet, okudukça, yaşadıkça sol değerler gömleğini üzerime giydim ve bir daha hiç çıkarmadım. Çocukluğumun anayurdunun bana öğrettiklerine, çamurlu köy yollarında koştururken kulağıma fısıldadıklarına, insanlığın o kadim hayaline eşitlik, özgürlük ve kardeşlik hayaline daima bağlı kaldım.
Zamana ve zemine göre gelişen ancak değişmeyen, inandığım ve savunduğum tüm değerler, hayatımın şekillendiği tüm zamanlarda yol haritam, pusulam oldu.
Umarım ve dilerim ki; düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, toplumsal olarak canımızı acıtan, hiçbir ayrım yapmadan, her biri tarifsiz acıyı barındıran güncel olay ve olgular karşısında hiçbir suç kastı ve niyeti taşımadan gösterdiğim toplumsal, siyasal ve insansal sosyal medya paylaşımlarım nedeniyle, bütün dünyanın gözü önünde açık bir hak ihlaline uğramadan bu salondan çıkabilirim.
Umarım, bir siyasetçinin fikir ve ifade özgürlüğüne asgari saygıyı duymayıp kamu gücü ve olanakları ile linç kampanyası başlatanlar karşısında ‘Olsun İstanbul’da hakimler var!’ demem mümkün olur.
Bu umudum ve dileğim şahsımdan ziyade hukukun üstünlüğüne inanan ancak üstünlerin hukuku altında ezilmeyi reddeden yine hukuk sınırları içinde mücadele edecek olan milyonlar adınadır.

İnsan hakları mücadelesi vermiş, örneğin işkencenin ne hukukta ne de tıpta çok da dillendirilemediği bir dönemde mahkemelere ve hekimlere yol gösterici olması amacıyla bu konuda tez hazırlamış bir hekimim. Bu mücadelemde tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkını sonuna kadar savunmuş; fikir ve ifade özgürlüğü, aile içi şiddet, çocuk istismarı gibi acı gerçeklikler ise daima ilgilendiğim ve savunduğum konular olmuştur. Savunduğum bu değerler ve ilkelerle birlikte; 2011-12 yılları arasında CHP İl Bşk Yrd, 12-14 il başkan vekili, 16-18 PM üyesi, 2018 Ocak ayından beri de İstanbul il Başkanı olarak aktif siyasetin içinde bulunuyorum.

İl başkanı seçildiğim ilk günden itibaren yalan ve iftiralarla beslenen ailemi de içine alan korkunç hatta kolay katlanılmayacak, bir karalama kampanyasına maruz kaldım. Bilinçli ve kasıtlı yapılan o saldırılar ve tehditlerle bugünün taşları döşenmeye başlanmıştı aslında. Neyse ki hayat, o taşlara takılmadan yürümeyi de öğretiyor insana. İl başkanı seçildiğimin hemen ertesi günü şahsımı hedef göstererek talimat niteliğinde hakkımda “Bedelini ödeyeceksiniz” ithamında bulunanların şu an bizi getirdiği noktadayız.
Çok ilginçtir ki; 13 Ocak’ta il başkanı seçiliyorum. 15 Ocak’ta jet hızıyla başlatılıyor. Aynı gün ne tesadüf ki Cumhurbaşkanı şikayetçi oluyor ve hızlıca soruşturma dosyasına dahil ediliyor.
24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce 22 Mayıs 2018’de soruşturma izni veriliyor 23 Haziran seçimlerine giderken iddianame oluşturuluyor ve 5 gün içinde kabul ediliyor.
Mazbatadan bir gün sonra 28 Haziran’da da ilk duruşmamız vardı. Bu gün 18 Temmuz yine bir aradayız. Sürecin işleyiş hızı, şekli, daha da önemlisi tarihleri alt alta sıraladığımızda söz konusu yargısal sürecin siyasi niteliğini göstermesi bakımından önemli.

Gelelim 7 yıl öncesine. O yıllarda yine aktif siyasetin içindeyken yazdıklarım suç kabul edilmeyerek bugün “suç” olarak değerlendiriliyor olması ve il başkanı seçildikten sonar alçakça saldırıların başlaması oldukça manidar.
İşte bu nedenlerle bu dava bir cezalandırma davasıdır. İstanbul’u yeniden halka vermek üzere yola çıkmış bir il başkanını cezalandırma davası. Bu dava, muktedire göre şekillenen yargı sisteminin, suçu ve suçluyu iktidar karşıtı olup olmamaya göre tanımlayan bir hukuki anlayışın sonucudur. Bu anlayış emin olun bizler kadar sizleri de mağdur etmektedir.

Neymiş suç aygıtım? Top, tüfek, silah değil. 7 yıl önce attığım tweetler yani sosyal medya paylaşımları.
O anın sözünü hayatın sözü gibi algılar ve yıllar sonra yorumlamaya kalkarsanız eğer memlekette bu salonlarda sosyal medyada o anın duygusunu sözünü aktaran milyonlar haricinde başka bir davalı göremezsiniz.
O yıllarda 140 karaktere sığdırılan sözlere bakarak kişiler, fikirler hakkında yorum yapmak bile mümkün olamayacakken yargılama hem de ağır cezada yargılamanın takdirini yine sizlere bırakıyorum.
Tüm vatandaşların yurttaş gazeteciliğini yaptığı bir dönemde, bir insan hakları savunucusu, bir siyasetçi, bir vatandaş olarak benim de toplumsal olaylar karşısında düşüncelerimi ifade etmem en temel hakkım ve görevimdir.

Paylaşımlarım, devleti aşağılamak değil tam tersine devlet adına görev yapanların devleti küçük düşürmemesi için bir uyarıdır, bir tepkidir. Bana sorarsanız vatandaşlardan daha çok devleti temsil yetkisi bulunanlar devleti aşağılamama ve itibarını yerle bir etmeme sorumluluğuna sahiptir. Paylaşımlarım incelendiğinde üzeri yıllarca kapatılan ve hala kapatılmaya çalışılan siyasi cinayetlerin açığa çıkarılmayışını, faillerinin yargılanamayışını, yine ‘Bu ülkede güvercinleri vurmazlar’ diyen Hrant Dink’in katledilişini, çocuk yaşta öldürülen Berkin Elvan’ın katillerinin hesap vermeyişini, her türlü rüşvet ve yolsuzluk batağına batan bakanların açığa çıkmış aleni suçlarına karşın siyaseten aklanışlarını sorgulayıp kamusal ve insanı görevimi yapışım yargılama konusu edilemez, suç olarak tariflenemez.
Soruşturulması ve yargılanması gereken ben değil biraz önce sözünü ettiğim kişi ya da kişilerdir. Suç olduğu iddia edilen paylaşımlarım da düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.

İktidar mensuplarının ‘Hocaefendi’ diyerek el etek öpmek için randevu sırasına girdikleri, devletin bütün kaynakları peşkeş çektikleri bir dönemde Fethullah Gülen’e meczup demiş olmam kimleri ve neden rahatsız etmiş olabilir? 1981 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakultesi Psikiyatri bölümünde psikotik bozukluk tanısı konulan ve ilkokul mezunu olduğu bilinen Fethullah Gülen’e meczup demiş olmam kimleri ve neden rahatsız etmiş olabilir? Bu tweetten de görüldüğü üzere değerlerinize, ilkelerinize ve ideolojinize uygun yaşıyor ve siyaset yapıyorsanız eğer, yıllar geçse de söyledikleriniz ve savunduklarınız çelişmiyor. Hiçbir kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etmediğim gibi saygınlığını rencide edebilecek nitelikte herhangi bir somut isnadım olmamıştır.

Suçu her ne olursa olsun insan yaşamına alenen ve büyük bir pervasızlıkla son verenlere karşı bir yaşam hakkı savunucusu olarak tepki göstermemden daha anlaşılır bir şey olamaz. Halkın iradesine karşı yapılan ve sayısız masum insanı öldüren, yaralayan her durum darbedir. Darbelerle yüzleşmek, sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte değerlendirmeyi; kim sebep olduysa yargılanmalarını sağlamayı gerektirir. Bu darbe ‘Bize allahın bir lütfu diyerek’ ya da tarafımızdan yapılan tüm uyarılara ragmen ‘darbeye giden yolun taşlarını döşeyerek’ ya da darbe girişiminde ölen ya da yaralanan sayısız masum insanı üzülerek ve içim acıyarak söylüyorum bu mahkeme salonunda olduğu gibi politik çıkarlarına alet ederek üstesinden gelinecek bir şey değildir. Darbeye giden yolun taşlarını döşeyenler de, darbeyi gerçekleştirenler de, darbe hukukunu işletenler de suçludur, sorumludur ve hukuk karşısında hesap vermelidir.

Öldürmeyi değil yaşatmayı meslek edinmiş, ölümü değil yaşamı kutsamış biri olarak hayatımın her alanında yaşamı ve yaşatmayı savundum, savunmaya da devam edeceğim. Devletin, toplumun, vatandaşın geleceği için değil sadece kendi gelecekleri için ölümü kutsayarak insanların yaşam haklarını gasp eden anlayışlara karşı daima mücadele ettim, bundan sonra da edeceğim.”  dedi.

Yorum Yazın