ORDU MESUDİYE GAZETESİ, ÇİN’DE

Yayınlarını 12 ayrı ülkedeki abonelerine ulaştıran Ordu Mesudiye Gazetesi, 2020 Eylül ayı itibariyle Çin Temsilciliğini de açtı. Çin Temsilciliğimizi, Çin Halk Cumhuriyeti Televizyonu Türkçe Servisinde görev yapan Emre Demir üstlendi.

 

Ordu Mesudiye Gazetesi Çin Temsilcisi Emre Demir
ORMESHA: Yaşamını Pekin’de sürdüren Emre Demir, Mesudiye Belediye Başkan Yardımcısı Necmi Demir ve Adalet Bakanlığı’nda Yazı İşleri Müdürlüğü yapan Remziye Meroğlu Demir’in oğulları. Emre Demir ayni zamanda her ay köşe yazısı ve haberleriyle aramızda olacak.
İlk yazısını yazan sevgili Emre’ye, Ordu Mesudiye Gazetesi yazın ailesine hoş geldin dileklerimizi iletiyor, başarı dileklerimizle, ilk yazısıyla sizleri başbaşa bırakıyoruz…

Uzaktaki Yakın:Emre Demir – Pekin-Çin

MESUDİYE’YE NEYİ BORÇLUYUM?

Covid-19 salgını sırasında epidemiyolojik ve psikolojik açıdan çok zorlu bir dönemden geçmenin yanı sıra, gazetecilik yapmaya çalışan biri olarak, mesleki açıdan da unutulmayacak bir deneyim yaşadım. Salgın Wuhan’da ilk kez ortaya çıktığında, salgının o karanlık günlerinde, Çin’deki gelişmeleri Twitter mesajları, YouTube yayınları ve Türk medya organlarına yaptığım canlı bağlantılarla aktarmaya çalıştım.
Şimdiyse Ordu Mesudiye gazetesine yazarak, küresel hadiseleri daha yerel düzeyde paylaşıyorum. Küreseli yerelin ölçeğine indirme teşebbüsü, kuşkusuz sıra dışı bir deneyim; bu anlamda ana akım büyük medya organlarına çalışmaktan çok daha heyecan verici bir mesuliyet olduğunu ve yerel medyaya katkı sağlamanın, yeni akım dijital medyaya içerik üretmek gibi bir romantizmi olduğunu söylemeliyim. Salgın bize küreselleşmenin sınırlarını gösterirken, yerelin ölçeğini yeniden tarif etmemize imkan tanıdı. Yerel ile küresel arasında yeni bir ilişki kurmanın eşiğindeyiz.
Yollar ve kökler
Ankara’da doğmuş ve büyümüş olsam da, Mesudiye’den hiç kopmadım. Yaz tatillerinde karneyi aldığım akşam eski Ankara garının yolunu tutar, Tozcan Seyahat’in eski tip 0303 otobüsünde yerimi alırdım. O yıllardan kalma bir alışkanlık olarak, yol boyunca uyumaz, uyuyamazdım. Pek çok yolcu Keçiören köprüsünü geçtikten sonra uzun uykularına dalarken, ben bir başıma Kırıkkale’yi uzaktan seyreder, Çorum’daki kısa molada birkaç paket leblebi alır, gece karanlığında Niksar’ı belli belirsiz seçmeye çalışır, Reşadiye boyunca sabahın ilk ışıklarında Kelkit çayını biraz da ürpertiyle izler ve Koyulhisar’daki o belalı köprüden otobüsün zorlu dönüşü sırasında bildiğim tüm namaz surelerini okurdum. İğdir ormanlarını gördük mü Mesudiye’ye vardık sayardım. Hele Ordu yolu virajını aldıktan sonra otobüs kasabanın içine doğru tıslayarak inerken, yolda karşıma çıkacak ilk tanıdık yüzü seçmeye çalışırdım. Rahmetli dedem, dava vekili İsmet Mertoğlu mutlaka garajda beni beklerdi; valizlere uzanır peşi sıra evin yolunu tutardık. Sonrası malum: Peynirli yumurta, tereyağı, Melet balı, taze Mesudiye ekmeği vs.
Uzun yıllar yurt dışında yaşayan biri olarak, bu hatıraları, o ekmeğin sıcaklığı kadar sıcacık bir şekilde hafızamda taze tuttum. Kökler dediğimiz şey o hatıralardan başka bir şey değildi. Bizi biz yapan, bize kimlik biçen imgeler, nasihatler, karşılaşmalar vardı. Velhasıl, Çin gibi uzun tarihi ve zengin kültürüyle övünen ve içine aldığı yabancıyı dönüştürme potansiyeli çok yüksek bir memlekette, kendim olarak kalabildiysem, bunu en çok Mesudiye’ye borçluyum.
Birkaç hafta önce bir diğer dedemi, Mehmet Demir’i kaybettiğimizde, bir yandan çok büyük bir kayıp duygusunun esiriydim, bir diğer yandan Mesudiye’yle aramdaki bağların artık daha da derinleştiğini hissettim. Dedem Mesudiye’de toprağa verildi. Ben artık o topraktan öteye gidemezdim.
Covid-19 kısıtlamaları nedeniyle dünyanın bir ucundan kalkıp cenazeye gidememek ayrı bir yük oldu. Esasen dışarıda yaşayan biri olarak, salgın boyunca enfekte olmaktan ziyade, hep böyle bir kötü havadis alma endişesiyle yaşadım. Gidemeyeceğimi biliyordum. Elim kolum bağlıydı. Böyle bir dönemde Konfüçyüs’ün şu sözü içimi daha fazla titretiyordu: Anası babası hayatta olan, çok uzaklara gitmesin!
Ben çok uzaklara gittim. Lakin bir başka Çinli bilge Lao Zi’nin tabiriyle, uzaklara gitmek demek, yakına gelmek demekti. Uzaklaştıkça köklerle yeni bir bağ kurduğumu hissettim. Uzaklaştıkça özledim, özledikçe idealize ettim. Şimdi zihnimde berrak, capcanlı bir Mesudiye, Ankara ve Türkiye hayaliyle yaşıyorum ve gurbet hikayelerinin üstadı Refik Halid Karay’a yürekten katılıyorum: “Uzakta kalanlar için İstanbul’un kaldırımları bozuk değildir.”
Aileni ve memleketini bırakıp uzaklara gitmenin belli bir vebali de var. O vebali hafifletmenin bir yolu, çoktan toprağa kavuşmuş dedelerin nasihatlerini unutmadan, uzakları yakın, bilinmezi anlaşılır kılmaktır. Zira gerçekten “dünya gözlerin gördüğü gibi büyük değil”miş; “bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak fazilet ve erdemle gün ışığına çıkar”mış.

Yorum Yazın